Sevgili Kataba Teyzem /mektuplar 2. sayfa
Arkadaşımın annesi Kataba’ya gittim dertleştim. Hayatımda
sadece Onu ve Beco ablanın nasihatlarını
dikkate aldım. Annemi loğusa iken kaybettiğimden onu tanımıyorum. Beni çok
sevdiğim Babam büyüttü.Ben onun afacan nazlı,
bir şey olduğunda da “benim nazeninin çavdar çiçeği” deyip sevdiği kızı
idim. Babam sevgi dolu, çapkın yakışıklı
bir erkekti. Tabii hal böyle olunca Erkek Fatma oldum. Annemin yüksek ökçeli
ayakkabılarını giyip dolaşamıyordum ama babamın terliklerinin ön kısmını doldurup
balerin olmaya özeniyordum. Opera ve soprano olmak hayallerim giderek söndü.
Çünkü bu sanatın eğitimi zorlu ve uzundu. Benim ise bir şeyler yapıp çalışmam
gerekebilirdi.
O zaman şimdiki gibi Bilgisayarlar yoktu. Lisan kursları ve
Şampiyon Daktilo Kursu vardı. Ben Cihangir’deki Amerikan ve Sanat kursu ve Dersanesinin
lisan kurslarına gittim, kurs aracılığı ile tanıdığım Amerikalıların
çocuklarına baktım, artık hedefim iyi İngilizce öğrenmekti…Ve çocukken içimde gizli
askıda asılı duran seyahat tutkusu depreşmişti…
Bu böyle olmayacaktı… Babama yalmarmaya başladım. Ne olur
bana izin ver İngiltere’ye gideyim orada bu dili daha iyi öğrenir gelir burada
iyi bir işe girerim. Bir kere ağzından yok çıktı mı tamamdı. Babamın kıramayacağı bütün tanıdıkları araya sokup
izin koparmaya çalıştım ama boşuna.. Babam Nuh diyor peygamber demiyordu..
Bu arada pasaportumu çıkartmış, (harçlıklarımla) hazırol
vaziyetinde çareler aramaya başlamıştım ki; Amerika’dan annesinin
rahatsızlığından dolayı İstanbul’a gelen mahalle komşum Dr. Asalet tekrar New York’a
dönecekti. O zaman döviz sınırlı, bende
para yok… Neyse, İngiltere’ye au-pair gönderen Berlits Dersanesi Müdürü bana
bir aile ayarladı, Asalet fazladan çıkaracağı doları ve tren bitinin parasını
bana verdi. Ona daha sonra Londra’dan ödeyecektim. Seyahat perim benim seyahat çabalarımdan
etkilenmiş olmalı ki yardım geldi… Arkadaşlarım Ankara’ya gidiyorlardı. Ben de”Babacım,
Güler’ler Ankara’ya gidiyorlar, ben de gidebilir miyim?”, - “Kaç
gün kalacaksınız?”, -“Bir hafta”, -“Peki
git bakalım..” Böylece izin çıkmıştı…
Ama nereye çıkmıştı?
1962 Yılı Aralık ayının buz gibi soğuk Noel’e yakın bir
tarihinde, elimde bir ufak valizle Londra’ya gitmek üzere Sirkeciden Semplon
Express trenine bindim. Bindiğim vagonda benden başka, oğlunu Paris’e okula
götüren bir üst düzey bürokrat
vardı. Bulgaristan’dan ve Yugoslavya’dan
geçerken vizeler gösterilirdi, çünkü sadece oraları geçiş vizesi’ne tabi idi.
Diğer ülkeler bizden vize istemezlerdi. Üç gece dört gün süren bir yolculuktan sonra Paris’e
geldim. Elimde orada yaşayan Alis’in adresi vardı. Fakat o da ne kapı duvar!..
Evde kimse yok! Meğer Deauville’e anneannesinin evine gitmişler. Yaşadığım
panik ve telefon trafiğinden sonra sonunda Alis’e ulaşabildim.
../…
sadece Onu ve Beco ablanın nasihatlarını
dikkate aldım. Annemi loğusa iken kaybettiğimden onu tanımıyorum. Beni çok
sevdiğim Babam büyüttü.Ben onun afacan nazlı,
bir şey olduğunda da “benim nazeninin çavdar çiçeği” deyip sevdiği kızı
idim. Babam sevgi dolu, çapkın yakışıklı
bir erkekti. Tabii hal böyle olunca Erkek Fatma oldum. Annemin yüksek ökçeli
ayakkabılarını giyip dolaşamıyordum ama babamın terliklerinin ön kısmını doldurup
balerin olmaya özeniyordum. Opera ve soprano olmak hayallerim giderek söndü.
Çünkü bu sanatın eğitimi zorlu ve uzundu. Benim ise bir şeyler yapıp çalışmam
gerekebilirdi.
O zaman şimdiki gibi Bilgisayarlar yoktu. Lisan kursları ve
Şampiyon Daktilo Kursu vardı. Ben Cihangir’deki Amerikan ve Sanat kursu ve Dersanesinin
lisan kurslarına gittim, kurs aracılığı ile tanıdığım Amerikalıların
çocuklarına baktım, artık hedefim iyi İngilizce öğrenmekti…Ve çocukken içimde gizli
askıda asılı duran seyahat tutkusu depreşmişti…
Bu böyle olmayacaktı… Babama yalmarmaya başladım. Ne olur
bana izin ver İngiltere’ye gideyim orada bu dili daha iyi öğrenir gelir burada
iyi bir işe girerim. Bir kere ağzından yok çıktı mı tamamdı. Babamın kıramayacağı bütün tanıdıkları araya sokup
izin koparmaya çalıştım ama boşuna.. Babam Nuh diyor peygamber demiyordu..
Bu arada pasaportumu çıkartmış, (harçlıklarımla) hazırol
vaziyetinde çareler aramaya başlamıştım ki; Amerika’dan annesinin
rahatsızlığından dolayı İstanbul’a gelen mahalle komşum Dr. Asalet tekrar New York’a
dönecekti. O zaman döviz sınırlı, bende
para yok… Neyse, İngiltere’ye au-pair gönderen Berlits Dersanesi Müdürü bana
bir aile ayarladı, Asalet fazladan çıkaracağı doları ve tren bitinin parasını
bana verdi. Ona daha sonra Londra’dan ödeyecektim. Seyahat perim benim seyahat çabalarımdan
etkilenmiş olmalı ki yardım geldi… Arkadaşlarım Ankara’ya gidiyorlardı. Ben de”Babacım,
Güler’ler Ankara’ya gidiyorlar, ben de gidebilir miyim?”, - “Kaç
gün kalacaksınız?”, -“Bir hafta”, -“Peki
git bakalım..” Böylece izin çıkmıştı…
Ama nereye çıkmıştı?
1962 Yılı Aralık ayının buz gibi soğuk Noel’e yakın bir
tarihinde, elimde bir ufak valizle Londra’ya gitmek üzere Sirkeciden Semplon
Express trenine bindim. Bindiğim vagonda benden başka, oğlunu Paris’e okula
götüren bir üst düzey bürokrat
vardı. Bulgaristan’dan ve Yugoslavya’dan
geçerken vizeler gösterilirdi, çünkü sadece oraları geçiş vizesi’ne tabi idi.
Diğer ülkeler bizden vize istemezlerdi. Üç gece dört gün süren bir yolculuktan sonra Paris’e
geldim. Elimde orada yaşayan Alis’in adresi vardı. Fakat o da ne kapı duvar!..
Evde kimse yok! Meğer Deauville’e anneannesinin evine gitmişler. Yaşadığım
panik ve telefon trafiğinden sonra sonunda Alis’e ulaşabildim.
../…

Yorumlar
Yorum Gönder